RSS Üyelik | Login

Deliden deli

Deliden deli

Yüreğim karadeniz gibi

Dalgalanır ya hani koyu mavi

Önce sığ sonra derinleşir çok ani

 

 

Delirmemek

Delirmek değil de delirmemekmiş şaşırtıcı olan. Küçükken mahallede deli denilen üstü başı dökük, vücut saati öyle muntazam işleyen, bakmadan saate falan her seferinde saati tak diye söyleyebilen boncuk abi olmamalıymış deli diye şaşırdığımız.

Aklının hayalinin iplerini bırakıp göğe salınan balonlar gibi uçuranlardan boş yere korkmuşuz.

Küçükmüşüz çünkü. Akıllı olmak o zamanlar pek önemli.

Şimdi ise aklımın almadığı, neden herkesin akıllı davranmaya bu kadar ehemmiyet verdiği. Çünkü delilik en azından samimiyet. Ve susmak, ve bilmiyorum demek bilmediğinde, en az delirmek gibi bazen insanca.

Yaz demişti kadının biri bir gün. Bir otobüste kadının biri, bir diğerine, sen olduğun gibi zaten mükemmel ve teksin dememiş miydi ?

Demişti.

O zaman sözleri bir tüy gibi uçup gitmişti hatta. Şimdi minnetarlıkla hatırlanan o sözleri.

Kadınlar…

Ah bu kadınlar. Keşke bir birlerini hep kollasalar…

Şarkıköy’ ün flüt parmaklı kızının bir elinin beş parmağında, parmaklarının yerine, birbirinden güzel tonları olan beş flüt vardı. Doğduğunda, köyünde üç gün sessizlik orucu tutulmuştu. “Elli yıl olmuştur” diyordu Şarkı köy’ ün baş çalgıcıları, ” Bir flüt parmaklı, iki flüt parmaklı, hatta üç flüt parmaklıları gördük de” , “Beş flüt parmaklısı, adeta bir mucize!”. Böyle bir kızdan çok şey beklenirdi o köyde…

Daha doğduğu yıl, köyün ekinleri beş misli artmış, şarkı söyleyemeyen beş yetimin dili çözülmüş, beş altın bülbülünün daha önce hiç duyulmadık güzellikte ezgileri şakıdığı duyulmuştu. Civar köyde beş ailenin beş atı beşiz doğurmuş, beş atın beş sahibinin beş oğlu aynı kıza aşık olmuş, beşi de bu kızın gönlünü çalmayı başaramamış ama bu sayede Şarkı köy’ ün aşk şarkıları defterinde daha elli beş köye yetecek güzellikte destansı lirikler oluşmuştu.

Flütkız’ın ellerini kutsamak için köyün duacı başı gelmiş, minicik kulağına o daha üç yaşındayken “Şarkı köyün flütkızı, sen köyümüze konan eşsiz bir yapraksın, rüzgarlarla uçacak, sonbaharda kendi toprağında sararacaksın” dememiş miydi?

Rüzgarlara kapılırken hep bu sözleri hatılıyordu annesi. İçi bir nebze olsun rahatsa hep toprağı ile özel bir bağı olduğunu düşünmesindendi kızının.

Yalan da değildi bu özel bağ meselesi. Flüt kız beş yaşında çaldığı büyüleyici ezgiler ile ününü köyünden aşırdığında, müziğini dinlemek için daha büyük kalabalıkların da geleceğini bilemezlerdi ama olan her şeyi onların düşlediğinden daha iyi düşlemişti. Kralllığın saygın orkestralarından olan Kelebek Şifacıları Birliği’ne katılması ve hasta askerlere ve yetim çocuklara umut aşılaması için, Kral, ulağı olan Mırıltı Güvercini ile Flüt Kız’ a özel davetiye göndermişti. Krala karşı gelinmemesi gerektiğini bilecek yaştaydı. Önünde yapması gereken besteleri ve güzel notalarla şifa sunması gereken hastalar vardı. Çok düşünmedi flüt kız. Arkasına beş defa baktı giderken, flütleriyle annesine elveda derken, gözlerinden beşer damla düştü yere, ezgisi belli belirsiz.

O gün bu gündür ülkenin her yerinde çalıyor şarkılarını. Acılı, coşkulu, dansa davet eden, yüreği parçalayan, kimi zaman sadece zihinleri boşaltmaya yarayan sihirli şarkılarını..

Aşk için aşk çal diyorlar bazen. Bir tek onu çalamıyor Flüt kız.

“Belki ellerim flütten olduğundan elimi tutmaya kimse yanaşmıyor” diye düşünüyor bazı geceler.

Ellerini tutmak isteyen biri çıksa. Aşkı da çalacak, hem de ne çalacak…

O zamana kadar Şarkı köyde en güzel aşk şarkısı hiç duyulmamış kalacak.

Yarasa günlükleri I

Elinden almışlardı kalemini, sesine ecinler konmuştu, kalbi hepten kara cadılara tutsaktı. Yabancı ellerde bir başına kalmıştı, dil bilmez Afrikalı kalbi. Kara göğsünden kara duygular sızıyordu ancak gün ışığına. Ağzını bıçak açmamıştı, sanki nicedir, sanki nicedir kış uykusuna yatmıştı, ikinci, üçüncü, beşinci, on beşinci kişilikleri. Kutusunu kapatmıştı, küsmüştü hayata, on beş yaşında küstüğü gibi edebiyat öğretmenine. Zenciydi, zencefildi ruhu, her yer beyaz o kara, her yer bildik o yabancı, her yer zarif, o bir yosmanın ağzı gibi kabaydı kibar evler düzeninde. Hislerinin şifresi rüzgarlara karışmıştı, kendi kendine yabancılaşmıştı. Tuzun tuz olduğunu unutup şeker sanabilirdi, dili kızgın közler yutmuştu, duyuları duymaz olmuştu. Elleri doğuştan el gibi, gözleri sonradan kör, kulağı dillere sağır olmuştu.

Unutmuştu. Her şeyden önce unutmuştu. Yola çıkmaktan başka şansının kalmadığını, bu sefer de karşı koymazsa bir daha hiç bir zaman renkli koltuklarda oturabilecek kadar şanslı olamayacağını biliyordu. Kendini tanıyordu herşeyden önce, biliyordu, ruhu kara dehlizlerinde düşüne düşüne kuduracaktı bu sefer çıkmayacaksa yola. Altın nehirlerden geçip, kuğu kızlarla dövüşmeliydi yeniden. Batmıştı biliyordu, ama uçmak istiyordu yeniden.

Yarasalar mağarasından çıkıp, kuzularla şarkı söyledi. İçinde bir alev yanmıştı. Kendi sesini çok uzun zamandır duymamıştı. Şarkı söyleyen kuşlardı sandı önce ama sonradan sonradan duyup sevdi kendi sesini. Niye bunca zaman kedilerle miyavlamadığına şaşırdı. Bir zamanlar aşık olmuştu bir yarasa adama niyeyse ismini hatırlayamıyordu geceleri baş aşağı mağarada sallandıkları adamın şimdi.

 

Yaz yazabilirsen

Yaz geldi, iklimleri kontrol altına alabildiğimiz hijyenik ve kurumsal odacıklarımızda neredeyse sonbahar soğuklarında çalışmaya çalışıyoruz. Ofis sendromları bitmek bilmiyor. Kim ne giymiş, kim kilo almış, kim hamile, kim yeni doğurmuş, bekarlar hala mı bekar, evlilerde çocuk ne zaman sorucukları kafamızda.

Diğer daha karanlık sorular ise hep bilinç altımızda. “Hakkım yeniyor”, “Şu kıza bak sırf daha güzel ve havalı diye daha iyi mevkilere ne de rahat geliyor”, “Patronlar bize eziyet için mi yaratıldı?” gibi devam edip gidiyor liste.

İş dünyası kurtlar sofrası. Hakikaten öğrencilik yıllarında, kıymetini bilin diyenler meğer çok haklıymış. Ekmek aslanın ağzında ve özel sektör insanı portakalın posası gibi posaya çevirmeye, suyunu çıkarmaya, ruhunu satın almaya endeksli bir sektör. Hangimiz masumca bu işi götürebildiğini, kalp kırmadan, haksızlık yapmadan, bazen adaletsiz davranmadan iş hayatını sürdürebildiğini söyleyebilir.

Benim hala hayallerim var, altı kısılmış ocak gibi hafif harda bu ümitler yanmaya devam ediyor. Fakat bazen umut kırıcı vakalar da olmuyor değil.

Çok beğendiğim, başarılarını yakından takip ettiğim, ve kadın olup hayalindeki hobisini mesleğe dönüştürebilmiş pastacı bir hamfendinin, mağazalarını kapatmak zorunda kaldığını ve özel sektöre çalışmak için geri döndüğüne şahit oldum.

Kendisiyle bu sayede tanıştım ve onu tanımak benim için büyük bir sürpiz oldu ancak gönlüm gerçekten onun hayal ettiği yolda daha uzun yürüyebilmesini isterdi.

Demek ki  hayallerin de sonu yok.

O en azından belki herşeyi denemiş olmanın iç huzurunu ve hayalindeki mesleği çok başarılı bir şekilde icra etmiş olmanın haklı gururu ile yaşıyor.

Bizler kaybolup gidecek miyiz bu girdaplarda? Yoksa onun gibi özgürce, severek, çalışarak başarılı olmuş olmanın çocuksu muzip gülümseyişine ve sırlarına nail olabilecek miyiz?

Dileklerimin gerçek olmasını tüm yüreğimle ve çok istiyorum.

Gök kuşağının altında buluşmak üzere.

Kendi elimizle mi hazırlıyoruz sonumuzu? Kendi biletimizi kendimiz mi kesiyoruz son oyunumuza? Anlayamıyorum bana neler yaptılar, beni neden üzüyorlar.

Nerede hata yaptığımı ah bir anlayabilsem.

Sihirli değnekler, hep beklediğim, nerede nasıl davranılması gerektiğini söyleyecek, hiç gelmediler.

Ve ben çoğunlukla yapmamam gereken yerlerde, yapmamam söylenmiş olan şeyleri ısrarla neden yaptım? Farkındalığım, kış uykusuna yatıyor bazen, hayat daha bir hızlanırken bende algılar slowmotion tadında gidiyor.

Yazmasam delireceğim. Yine bir hayat dönemecinde miyim bilemiyorum.

Tek bildiğim bu işi artık devam ettirmek istemediğim. Yıpranıyorum, unufak oluyor mutlu yarınlara olan inancım.

Karamsarlaşıyorum ve bu yeni şekillenen beni hiç sevmiyorum.

Barınmasın, gitsin uzaklara. Çare benim biliyorum. Ama içimden o güçlü kızı çekip alamıyorum, diğer sesler bastırıyor sesini.

Dayanamıyorum. Bu akşam uzun uzadıya düşüneceğim.

 

Aynaya bakma I

Çok zaman önceydi, yiyemediğimiz ekmeklerin, peşimizden bir ömür boyunca koşup gelip, zayıf bir anımızda üzerimize çörekleneceği. Bizden tek öç almak isteyenlerin tabağımızda bıraktığımız yarım kalmış lokmalar olabileceğinize inandığımız zamanlar. Tabakta bırakılan pirinç tanesi kadar çocuğunuz olur derlerdi, kikir kikir gülerdik de daha çocuk nereden gelir onu bilemezdik.

Ana okulunda bir çocuğa aşık olmuştum. İçimde engelleyemediğim bu dürtü beni deliye çevirip daha çok yıkıcı bir güce dönüşmüştü. İçimi ele geçirmiş bu hayranlık ve zaaf duygularından bir an önce kurtulmaktı belki bilinç altımda oluşan karşıt tepki, korkmuştum. Sonuç, aşık olduğum çocuğa habire çelme takıp düşürmek, gözüne kum atmak ve onunla tüm topluluğun ortasında dalga geçmekti. Ana okulundaydım ve seviyordum. Her yan yana geldiğimizde çok heyecanlanıyordum ama diğer taraftan onu ölesiye hırpalıyordum fiziksel ve sözsel. Engellenemez bir şekilde nefretini kazanmamla sonuçlanmıştı ilk sevgi deneyimim.

Sanırım o yıllardan kaldı, sevdiğim anda, aşık olduğum anda içimde aniden çoğalıveren saçmalama hücreleri. Genlerimi, sinir hücrelerimi ele geçirir bu hafif şiddetli depremler. Sevdiklerimi yakar, döker, hırpalar sonra beni küle döndürür.

Kendimi bildim bileli böyleyim.

Hiç orta yolu bulamadım, bulsamda koruyamadım. Şiddetli duyguları hep sevdim aşkı algılayış ve yaşayış biçimlerinde.

Şimdi kocaman kız oldum, küçül de cebime gir diye dalga geçilme dönemlerinin bile sonlarındayım. Hani hayatı daha normal algılamaya bile başladım derken, aşkı ve sevgiyi algılama biçimlerimde pek de evrimleşemediğimi farkediyorum günden güne.

Bu yüzden galiba her sevdiceği görmek isteyişimde telefonda daha da sinirli konuşup olay yaratmam ve her sevgi ihtiyacı duyduğumda için için kıvrandığım halde, dünyanın en güçlü kadını rollerine bürünüp zeyna gibi kılıç sallayan bir cengavere dönüşebilmem.

İçimdeki kızlardan biri bu gün aynaya baktı ve bunları gördü. Keşke değişebilsem, bu elmayı yedikçe, merkezine doğru yaklaştıkça gidiverse bu zaaflardan nefret eden, güçsüz görünmekten çok korkan haletiruhiyelerim.

Ben, ben olmazdım o zaman onu da biliyorum ve hiç bir zaman beni terkedecek kadar gitmek istemedim bu benden ama..

Yine de baş etmek oldukça zor bazen kendimle..

Devam »

Büyüme Kitabesi

Son derece yüksek beklentilerim. Sabitleşmeyen fikirlerimin kıvrak yollarında hayallerim bir bir gerçek olacak. Pembe etekliklerle kutlayacağım her şey bittiğinde. Dönüp eserime, olan onu benim düşlediğimden çok daha iyi düşlemiş diyebileceğim. Martı’ ya, Bir’ e, Mavi Tüy’ e göndermeler yapacağım.. İçimden dışımdan aşık olduğum tüm kitapların yazarlarına dualar göndereceğim. Vasconselos’ a beni ben yapan yazar diyeceğim belkide. İçimde hep buruk kalan çocukluğu ve buruk tattaki tüm çocuk yanaklarını o yüzden ayrı bir sevdiğimi bileceğim. Şekerportakalı, Küçük Zeze, büyüyüp Delifişek olacak, yaşlanacak, Kayığım Rosinha’ da kayıklarla konuşturacak yazarlar yaşlı ihtiyarları.

Herman Hesse gibi Bozkırkurdu olacak kahramanlar bu dünyada yaşayıp başka yerlere ait olduğunu hisseden tüm insanlar gibi. Ama ben daha çok, hep daha fazla, kendimi Vasconselos’ un kahramanlarında bulacağım.

Çocukken nasıl da hayalperesttim Zeze gibi (sanki şimdi değilmiş gibi), büyüyünce nasıl ancak denizlerle huzur bulabildi ergen kalbim, ve yaşlandığımda delireceğim biliyorum. Şimdi bile taşımakta zorlandığım binlerce sorgu sual, beni anlayabildiğini düşüneceğim ağaçlara, toprağa meşgale olacak. Ben toprağın olmadan önce ağaçların olacağım biliyorum. Belki de başım yaprakların arasından gökyüzüne bakarken, geçmişi düşünüp Çingene olsaydım keşke diyeceğim.

Öyle çok korkuyorum ki “Keşke Amcaları” gibi “Eyvah Teyzeleri” gibi olacağım diye. Ödüm kopuyor “Duysalar ne Derler” kadınları gibi yaşanmamışlıklar bavulu taşıyacağımdan.

En çok, kadın olmanın dayanılmaz ağırlığına boyun eğeceğimden korkuyorum bir gün. Bir gün pes etmek, iştw en büyük korkum. Kendime güvenemiyorum gibi geliyor bazen, direnemeyecekmişim gibi, şimdiden vermek zorunda olduğum ve bazen severek verdiğim tavizlere baktığımda.

Sırf, yardıma ihtiyacı olan tüm kadınlar için bile yaşamalı, yazmalı ve hayallerimi gerçekleştirmeliyim biliyorum. Yoksa, üzerinden ırmaklar geçen o güzelim taşlardan farkım olmayacak. Suyun altından baktığında binlerce kez parıldayıp büyüleyen ama sudan çıkarıldığında kuruyup rengini kaybeden ve bir çırpıda atılıveren tekrar uzaklara. “I dont want to be fade away”…

Unutulmaktan da korkuyorum evet. Kesinlikle korkuyorum. Ve bir gün, bende olduğunu sandığım yeteneklerin aslında hiç var olmadığını görmekten. Ve daha önce de söylediğim gibi, yapayalnız ve çok konuşan ama boş konuşan bir ihtiyar olmaktan çok korkuyorum. Olacaksam bir dolu anım olmalı, ceplerimde şekerler.

Hayatımda değer vermem gereken şeyleri fark etmemekten ve değer vermemem gerekenlere gereksiz zaman ve emek harcamaktan çok korkuyorum. Ve en ama en fazla sevdiklerimi kötü günlerinde görmekten.

Çok sık değişiyorum ve bazen bundan da korkuyorum. Ben değiştikçe geride kalan sevdiklerimle uzaklaşacağım ve sanki bir gün her şeyden ve tüm alışkanlıklarımdan vazgeçip gidebilir-mişim gibi geliyor.

Kendi içinde dengeleri bu kadar zıt olup bu kadar denk oranlarda yaşayan başkaları da var mı? Bilmiyorum.

Tek bildiğim hayatı yaşama biçimimin tuzlu ve hareketli ve derin mavi tonlarda bir deniz gibi olmasını istediğim. Heyecanlı, sevdikleri için dünyaları fethedebilecek, güçlü, kendine güvenen, kocaman kalpli ve hayatı ertelemeden yaşayan, sorumlulukları ile başetmekten korkmayan bir tip.

Ne zamanki annem ameliyat oldu, ne zamanki babamın eskisi kadar genç görünmediğini, hatta yaşlandığını farkettim, ne zamanki annemin yüzündeki kırışıklıkları farkedip ağladım, ne zamanki annem titrerken ona destek oldum, ne zamanki sevdiğim kişi nefes almakta zorlanırken gözyaşlarımı içime akıttım, büyüdüğümü anladım.

Biliyorum biraz geç oldu ama ben büyüdüm. Çok daha erken yaşlarda büyümek zorunda kalanlara, elimde olsa tavşan tüyleri yumuşaklığında sevgi eldivenleri verir, tarçınlı sütlerle içlerini ısıtmaya çalışırdım.

Artık gözlerim, engelleyemeyeceğim ve geri dönüşü olmayacak şekilde birer büyük gözleri oldular.

İşte bu nedenle korkma lüksüm yok artık benim. It!s my turn. Geri dönemem..

Jinx

Şu an sadece bir kabusa belki son noktayı koyabilirim diye yazıyorum. Bu nedenle yazacak kelimelerimi tekrar silip üzerinde düşünmeye başladığım anda noktayı koyacağım. Its a jinx..Kesinlikle.

Zaten yazmayı bırakıp bir sandviç yuvarladım bile. Dikkatim de dağıldı..

Hayatla ilgili çözdüm sandığım sorular geri gelmişti çünkü, bir süre misafir ettim kendilerini gene tam çözemeden uyuşturuldular.

İkinci bir kriz anına kadar hissediyorum ki normale döndüm.

Bu duyuru niteliğinde yazım da kendime.

Duygulu değil fuykulu, duygusuz duygu değil fuykusuz fuyku olduğumu, kendime ve tüm dünyaya vaftiz olmuş bebekler gibi sessiz çığlıklarımla tekrar duyururum efendim..

Jinx..Kara büyü..Tozlu mantar kokusu.. Yok ol yok ol yok ol..

P.S: TIM BURTON’ ın MUHTEŞEM VOODOO GIRL ŞİİRİ HEDİYEMDİR.

http://homepage.tinet.ie/%7Esebulbac/burton/voodoogirl.html

- Sonraki »